Bu anlamlı tarih turundan sonra köy meydanı ve köy meydanına açılan yolların kenarlarına serpiştirilmiş onlarca restoran/cafeden birini seçmekte zorlanacaksınız. Hepsi bir "Polonya mutfağı" reklamı yapıyor ama açıkcası insan bu reklamlarda bir fırsatçılık kokusu da sezmiyor değil. Karar vermek zor.
Biz "ilk gördüğü yere giren" olmamak için köy meydanından sola sapıp biraz aşağılara doğru yürüyüp, taş binasını ve arkaya uzanan geniş bahçesindeki tahta değirmenini sevimli bulduğumuz için Stella Dohoda'yı seçtik. 1967 yılında kurulmuş, içinde şöminesi ile hoş bir taş binası olan ve arkada genişçe arazisi ile orman kaplı yamaçlara bakan bir mekan. Yukarıdaki fotoğraflar şahidimiz.
Hafif eğimli arazide en aşağılara bir dizi hamak konulmuş, yemek sonrası uzanıp kestirmeniz mümkün. Gezmek isterseniz atlar da hazır. Ortalıkta dolaşan tavuklar, ahşap masalar ve resimdeki değirmen , karşınızdaki manzara ile birleşince insanın beyni, kalbi ve midesi aynı noktada buluşup, keyif zilleri çalmaya başlıyor.
İsterseniz masanızın yanına getirilecek küçük mangalda et keyfide yaşayabilirsiniz ama biz sabah vakti bir "köy kahvaltısı" keyfi yaşayalım dedik. Dedik demesine de, artık çok sıkça rastlamaya başladığımız "köy kahvaltısı sendromu" ile karşı karşıya kaldık.
Adı "köy" olan, kendisi fazlası ile metropol kahvaltı tabağını karşımızda bulduk. "Stella reçeli" dedikleri reçelleri güzeldi ama diğerleri bildiğiniz klasik süpermarket raflarından fırlama şarküteri ürünleri. Köy ekmeği bile yok ama ve en kötüsü şahsen benim bir cafe-restoranın yemek gustosunu kafadan silmeme neden olan temel hata : tabakta servis edilen yumurta tava. Yumurtayı yerken, ortalıkta dolaşan tavuklara baktım. İnsan hiç olmazsa şu tavukları süs niyetine kullanmaz diye düşündüm.
Artık mekanın güzelliğine güvenip de, menüsünü savsaklayan yerlere bir ad verme zamanı geldi de geçiyor bile. Bundan sonra bu blogda bu tarz mekanlara şımarık-mekan diyeceğiz.
"Nasılsa manzaram güzel, bu kerizler ne dayarsam onu yer" mantığında olan yerlerin deşifre edilme zamanı geldi de geçiyor.
25 TL ödediğimiz "köy"le alakası olmayan "köy kahvaltısını" bitirdikten sonra bari mekandan azami yararlanalım diye sonbahar renkli orman manzarasına karşı hamak keyfi yaptık. Sonra mekandan ayrılıp saatine 10 TL ödediğimiz bakımsız bisikletlerle aşağıya doğru kısa bir bisiklet turu yaptık. Ormanın içine dalan yürüyüş parkurunun çamurlu zemininde bisikletlerle gitmeyi gözümüz yemediği için ormanın sınırından geri döndük ama açıkcası aklım o yürüyüş parkurunda kalmadı değil. Bir dahaki sefere artık.
Köy meydanına döndüğümüzde arı sütü ürünleri satan tezgahtan balmumundan mum aldık (bizim hatun sadece balmumu diyeceksin diyor ama ben balmumundan mum demek gerektiğini düşünüyorum.). Bir de evdeki masa için çuval üzerine nakış işlemeli çok güzel bir Polonyo işi örtüyü 10 milyona torbamıza attık.
Polonezköy'de, kendisini Kapalı Çarşı'da zannedip, resimde görülen "brunc" tabelası önünde çığırtkanlık yaparak müşteri çekebileceğini zanneden üstün zekalılar, o güzelim doğal ortama her tarafı pimapen kaplı otel dikerek insanın göz zevkine tecavüz edenler yok değil ama herşeye rağmen Polonezköy, unutmamanız gereken bir saklı cennet.
Polonezköy'den İstanbul'a Riva üzerinden dönme maceramızı ise bir sonraya saklayalım. Şimdi şu adı tartışmalı mumu yakıp, keyfini çatma zamanı. Sağlıcakla kalın.
Artık mekanın güzelliğine güvenip de, menüsünü savsaklayan yerlere bir ad verme zamanı geldi de geçiyor bile. Bundan sonra bu blogda bu tarz mekanlara şımarık-mekan diyeceğiz.
"Nasılsa manzaram güzel, bu kerizler ne dayarsam onu yer" mantığında olan yerlerin deşifre edilme zamanı geldi de geçiyor.
25 TL ödediğimiz "köy"le alakası olmayan "köy kahvaltısını" bitirdikten sonra bari mekandan azami yararlanalım diye sonbahar renkli orman manzarasına karşı hamak keyfi yaptık. Sonra mekandan ayrılıp saatine 10 TL ödediğimiz bakımsız bisikletlerle aşağıya doğru kısa bir bisiklet turu yaptık. Ormanın içine dalan yürüyüş parkurunun çamurlu zemininde bisikletlerle gitmeyi gözümüz yemediği için ormanın sınırından geri döndük ama açıkcası aklım o yürüyüş parkurunda kalmadı değil. Bir dahaki sefere artık.
Polonezköy'den İstanbul'a Riva üzerinden dönme maceramızı ise bir sonraya saklayalım. Şimdi şu adı tartışmalı mumu yakıp, keyfini çatma zamanı. Sağlıcakla kalın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder