Pazartesi, Kasım 30

"Şımarık Mekan"lar Polonezköy Keyfinizi Bozmasın

Polonezköy'ün adı çıkmış bir kere. Erkek okurlarımız anlamıştır ne kastettiğimizi. Lakin bu saklı cennetin bir de "aile salonu" var ve hayli geniş ve güzel.

Bizim hatunla bayramı fırsat bilip yola koyulduk. İstanbul'un adı çıkmış..."yeşili az diyenler" kusura bakmayın ama halt etmiş. Diğer benzerleri ile karşılaştığında İstanbul'un merkezine yarım saat mesafedeki yeşillik benzerlerini aratmayacak düzeyde. Ormanların arasından, karaca çıkabilir tabelalarının arasından ve yolları mekan etmiş bolca köpeğin arasından ulaşıyorsunuz Polonezköy'e. Osmanlı'dan günümüze uzanan bir tarihçeye sahip. Polonya'nın işgali ile buraya yerleştirilen kolonistler, Lazarist rahipler, Fransa'nın himayesi, Kırım Savaşı'na ülkelerinin bağımsızlığı için katılan Polonyalılar...1800'lerin ortalarından bugüne uzanan; Osmanlı siyasasının da Cumhuriyet siyasasının da bütün renklerini bir köye sığdıran çok ilginç bir tarihçe bu. Bir tarih blogu olmadığı için ayrıntılarını ; diğer adı ile Adampol olarak bilinen Polonezköy'ün kendi sayfasından okumanızı tavsiye ederim.


Yanda resmini gördüğünüz amca Kırım Savaşı'nda Osmanlı'nın yanında savaşan ve sonradan Müslüman olarak Mehmet Sadık Paşa ismini alan, Polonyalı ünlü şair Michal Czajkowski(Çaykay Paşa). Şair ama Polonezköy'de iki alayı toplayan bir şair. Köyün girişinde, başında Osmanlı miğferi ile köyün kuruluşunda başat rol oynayan bu isimle karşılaşıyorsunuz. Yine köyün girişinde sol tarafta Zofia Ana/Teyze'nin anı evi var. 2 TL'ye alacağınız biletle gezebileceğiniz bu küçük ev adeta bir zaman makinası. Bir çok ünlü ismin bu köyü ziyaretlerinin fotoğraflarının yanısıra, Leyla Gencer'in ve Simavi'lerin de bu köyle bağlantısını görünce şaşırmayın.


Bu anlamlı tarih turundan sonra köy meydanı ve köy meydanına açılan yolların kenarlarına serpiştirilmiş onlarca restoran/cafeden birini seçmekte zorlanacaksınız. Hepsi bir "Polonya mutfağı" reklamı yapıyor ama açıkcası insan bu reklamlarda bir fırsatçılık kokusu da sezmiyor değil. Karar vermek zor.









Biz "ilk gördüğü yere giren" olmamak için köy meydanından sola sapıp biraz aşağılara doğru yürüyüp, taş binasını ve arkaya uzanan geniş bahçesindeki tahta değirmenini sevimli bulduğumuz için Stella Dohoda'yı seçtik. 1967 yılında kurulmuş, içinde şöminesi ile hoş bir taş binası olan ve arkada genişçe arazisi ile orman kaplı yamaçlara bakan bir mekan. Yukarıdaki fotoğraflar şahidimiz.

Hafif eğimli arazide en aşağılara bir dizi hamak konulmuş, yemek sonrası uzanıp kestirmeniz mümkün. Gezmek isterseniz atlar da hazır. Ortalıkta dolaşan tavuklar, ahşap masalar ve resimdeki değirmen , karşınızdaki manzara ile birleşince insanın beyni, kalbi ve midesi aynı noktada buluşup, keyif zilleri çalmaya başlıyor.

İsterseniz masanızın yanına getirilecek küçük mangalda et keyfide yaşayabilirsiniz ama biz sabah vakti bir "köy kahvaltısı" keyfi yaşayalım dedik. Dedik demesine de, artık çok sıkça rastlamaya başladığımız "köy kahvaltısı sendromu" ile karşı karşıya kaldık.

Adı "köy" olan, kendisi fazlası ile metropol kahvaltı tabağını karşımızda bulduk. "Stella reçeli" dedikleri reçelleri güzeldi ama diğerleri bildiğiniz klasik süpermarket raflarından fırlama şarküteri ürünleri. Köy ekmeği bile yok ama ve en kötüsü şahsen benim bir cafe-restoranın yemek gustosunu kafadan silmeme neden olan temel hata : tabakta servis edilen yumurta tava. Yumurtayı yerken, ortalıkta dolaşan tavuklara baktım. İnsan hiç olmazsa şu tavukları süs niyetine kullanmaz diye düşündüm.

Artık mekanın güzelliğine güvenip de, menüsünü savsaklayan yerlere bir ad verme zamanı geldi de geçiyor bile. Bundan sonra bu blogda bu tarz mekanlara şımarık-mekan diyeceğiz.
"Nasılsa manzaram güzel, bu kerizler ne dayarsam onu yer" mantığında olan yerlerin deşifre edilme zamanı geldi de geçiyor.

25 TL ödediğimiz "köy"le alakası olmayan "köy kahvaltısını" bitirdikten sonra bari mekandan azami yararlanalım diye sonbahar renkli orman manzarasına karşı hamak keyfi yaptık. Sonra mekandan ayrılıp saatine 10 TL ödediğimiz bakımsız bisikletlerle aşağıya doğru kısa bir bisiklet turu yaptık. Ormanın içine dalan yürüyüş parkurunun çamurlu zemininde bisikletlerle gitmeyi gözümüz yemediği için ormanın sınırından geri döndük ama açıkcası aklım o yürüyüş parkurunda kalmadı değil. Bir dahaki sefere artık.

Köy meydanına döndüğümüzde arı sütü ürünleri satan tezgahtan balmumundan mum aldık (bizim hatun sadece balmumu diyeceksin diyor ama ben balmumundan mum demek gerektiğini düşünüyorum.). Bir de evdeki masa için çuval üzerine nakış işlemeli çok güzel bir Polonyo işi örtüyü 10 milyona torbamıza attık.


Polonezköy'de, kendisini Kapalı Çarşı'da zannedip, resimde görülen "brunc" tabelası önünde çığırtkanlık yaparak müşteri çekebileceğini zanneden üstün zekalılar, o güzelim doğal ortama her tarafı pimapen kaplı otel dikerek insanın göz zevkine tecavüz edenler yok değil ama herşeye rağmen Polonezköy, unutmamanız gereken bir saklı cennet.

Polonezköy'den İstanbul'a Riva üzerinden dönme maceramızı ise bir sonraya saklayalım. Şimdi şu adı tartışmalı mumu yakıp, keyfini çatma zamanı. Sağlıcakla kalın.

Polonezköy'de Bir Atatürk Fotoğrafı

Atatürk'ün bir dolu resmini görmüşlüğüm var. Fakat cahilliğimi bağışlayın bunu ilk kez görüyorum. Bir İstanbul gezisi sırasında karşıma çıktı. Bir ahşap evin, ahşap kokan bir odasında. Ev Polonezköy'de.

Polonezköy'e dair gözlemlerimi ayrıca yazacağım fakat bu fotoğrafa ayrı bir yer ayırayım dedim. Bu fotoğrafa Polonezköy'ün en tarihi isimlerinden Zofia Rizi'nin bugün müze olarak korunan evinin duvarında asılı. Atatürk'ün 1935 yılında Polonezköy'ü ziyareti sırasında çekilmiş.

Köyün muhtarlığının sitesinde Atatürk'ün bu ziyaretinin köyde büyük bir coşkuyla karşılandığı ve Atatürk'ün bu köyde bir gece konakladığı belirtiliyor.

Köyde Zofia Teyze olarak anılan Zofia Rizi'nin anı evini gezerken küçük bir Polonezköy tarihi turuna da çıkmış olacaksınız. Köye gelenler arasında Kenan Evren'den Hilmi Özkök'e, İstemihan Talay'dan Papa Jean Paul'e kadar bir çok ismin fotoğrafı mevcut. Tabi hiç bir fotoğrafın yandaki kadar kıymeti yok.
Posted by Picasa

Çarşamba, Eylül 30

Burgaz Ada'nın 10 numara kübisti kim?


Bu şehirde çok duvar yazısı görmüşsünüzdür. Kapağı açılmamış küfürlerden, kendince "feylezof" takılan binlercesine.

Burada ise arkadaş almış eline spreyi, yolun çatallandığı mevkide sanatını icra etmiş. Sahne Burgaz Ada'dan. Öğretmen evinin önünden geçen tepe yolun aşağıya doğru kıvrılmaya başladığı mevkide.

Yazı aynen şu:

"10 numara kübistim bacım"

Haydi buradan yakın!

Bizim hatunla bayağı kafa patlattık, bu arkadaşın ne tür bir derdi olabileceğine dair. Çok edepsiz tahminlerde bulunmadık değil ama bu 10 numara kübistin bacıyla ne alıp veremediği var sorusunun nihai takdirini size bıraktık....

Pazar, Temmuz 26

Derler ki....

İstanbul Boğazında sisler arasında bir sağanağa yakalandığınızda hayalet gemiler çıkar ortaya...

<--------------------------------******************-------------------------------->



Geleneksel Restoran Kulvarında Yeni Gelenek Arayanlara Tavsiyemiz...

İstanbul'un tarihle özdeş restoranları mevcut. Kanaat bunlardan biri. Geçmişi ile övünen bu restoran yemekleri ile insanın gözünü doyuruyor ve Üsküdar'da bir geleneği temsil ediyor. Şahsi görüşüm Kanaat'ın son dönemlerde lezzetini bozduğu ve eski havasını kaybettiği yönünde. Belki işletme doymuşluğu bu tavsamanın en önemli nedeni fakat yine de "gelenek olduğu" üzere misafirlerimi Kanaat'a götürmek hiç işime gelmiyor. Yeni ve daha sessiz, daha bilinmeyen bir gelenek arayışı içindeyken karşıma "Havuzlu", uzun adı ile "Havuzlu Restoran" çıktı.

Havuzlu, Kapalı Çarşı içinde. Beyazıt'taki tramvay duraklarının oradaki kapıdan girip, Şark Kahvesi'nin bulunduğu meydana inip, kahve solunuzda kaldığında yukarı doğru çıkan yokuşa baktığınızda tabelasını görüyorsunuz. Önündeki küçük havuzdan ismini alıyor ve içeri girdiğinizde abartıya kaçmadan, ayrıntıya önem veren, insanı boğmayan ferah bir dekorla karşılaşıyorsunuz. Yemekleri aynı derecede iştah kabartıcı.

Garsonları ; Kanaat'takinin aksine yardımsever ve gülümseyen cinsten. Ortada bir "ye de kalk git" havası sezilmiyor. Taştan duvarları ve ahşap masaları insanın iştahına iştah katıyor.

Bizim hatun Ankaralı olduğundan bir Ankara tava ve bir sebze tabağı ısmarladı. İkisinden de çok memnun kaldı. İskender'i de ben kıvamında ve leziz buldum. Camekan arkasında sergilenen diğer çeşitleri de bir sonraki sefere sakladık ve garsona verdiğimiz yüklü bahşişi helal ettik. Makul fiyatları, insanı ferahlatan ve rahatlatan atmosferi, güleryüzlü hizmeti ile "Havuzlu" İstanbul'un geleneksel restoranları sıralamamda ilk sırayı şimdiden garantiledi. Yolunuz Kapalı Çarşı taraflarına düşerse, açlığınızın yeni durağı olmaya aday.





Pazar, Temmuz 12

Ortaköy'den iki Başarısız Pazarlama Yöntemi

Ortaköy insanın kanını ısıtan bir meydan. Geniş olmamasına rağmen, cami, deniz, iskele ve insanların muhteşem bir oranda barındığı, kedileri ve köpekleri ile insanı yormayan bir cümbüş havası var meydanda. Bu meydanın en eski mekanları ise kahvehaneleri. Klasik bir mahalle kahvesi olarak başlayıp, meydanın kitlesine uyum sağlayarak dekorlarında değişiklik yapan mekanlar burası. Oturma düzenleri normal kahvehanelere kıyasla daha şık. Caminin hemen dibinde konuşlanmış bu mekanların en büyük dezavantajları ise kahvenin önünde durup içeri müşteri çekmek için çığırtkanlık yapan tipler. Bir mekan kendini pazarlamak adına bu kadar itici olabilir. Onlara doğru yöneldiğiniz an önünüzü kesip, "abi masamız mevcut" diye size yapışan bir kişinin mekanına girer misiniz? Ben girmemeye yeminliydim ama bugün boş bulunup bizim hatun ve baldızlar öndeki boş masalardan birine oturduk. Sadece çay istediğimiz için somurtan yüzü aştıktan sonra caminin ve deniz manzarasının keyfini çıkarmaya başlamıştık ki çayların bittiğini gören bir diğeri hemen yanımıza yanaşıp, "içer misiniz?" diye sorma zahmetine bile girmeden masaya çay bırakmaya başladı ki, ikincisinde ancak durdurabildik. Ve dört kişi altı çay , iki suya 23 YTL ödeyip çıktık. Düşündüm de; bu "otantik" görünümlü kahvede güya daha ucuza böyle ucuz muamele göreceğime, daha gerideki daha pahalı ama nezih mekanlardan birine oturup(Çaydanlık, House, vs.) dört kişi dört dilim kek/pasta, dört çaya 40 YTL veririm ve adam gibi rahatsız edilmeden otururum. Ortaköy'ün kahvelerinin bu itici huyundan vazgeçmesi ; bu yöntemin iyi bir pazarlama yöntemi olmadığını görmesi gerekiyor.
Ortaköy'den çıkışta bir diğer kötü pazarlama örneğine rastgeldik. Sokaklarda kurulan tezgahlarda onlarca küçük girişimci incik-boncuk, takı satıyor. Hepsinin başında üç beş kişi, ellerine alıp oynadıkları bu incik-boncuklarla ilgileniyor. Fakat hemen bu tezgahların yanıbaşında içine ve dışına hayli masraf yapıldığı anlaşılan Ortaköy Takı Merkezi diye bir dükkan var. Dükkanın önüne cam camekanlar çıkarmışlar ve içinde takılarını sergiliyorlar. Fakat resimde gördüğünüz üzere dükkanın önü boş. Hemen aşağısındaki tezgahlar ise insan dolu. Sizce bu kadar gösterişe rağmen bu başarısızlığın sırrı ne?

Cevabı Ortaköy'ün dokusundaki samimiyette gizli. Ortaköy'ün sokaklara serilmiş tezgahlarında insanların satın alacakları incik-boncuk, takıyı, kumaşı evire çevire dokunarak alıyor. Sen;daha gösterişli olacak diye o takıları camın arkasına yerleştirirsen, dükkanın istediği kadar şık olsun resimde görüldüğü üzere sinek avlarsın. İnsanlar cam arkasından gördükleri ve "şunu da çıkarır mısınız, bunu da çıkarır mısınız?" demek zorunda kalacakları takıları değil, istedikleri gibi dokunup ,satıcı ile muhatab olmadan terkedebildikleri tezgahları tercih eder.  Yılışık veya satış sürecine aşırı müdahil satıcı her zaman kaybeder. Bu meydandaki kahve için de, sokak arasındaki lüks takıcı için de geçerli. Bizden söylemesi.

Pazar, Temmuz 5

Taksim'de Yeni Moda Çocuk Dilendirme Yöntemi

Tarih 05 Temmuz Pazar. Saat 11 civarı. Taksim meydandaki otobüslere doğru yürüyoruz. Bu meydanda bir güzellik bulmaya çalışıyorum. İstanbul'un en merkezi meydanında insanların ve hayatın akışının doğallığı ötesinde bir güzellik arıyorum. Bu meydanı çok har vurup harman savuruyoruz gibi geliyor bana. Taksim yaşanan değil, içinden geçilen bir meydan olarak bir türlü bir karakter kazanmıyor. Ben bu kaygılarla meydana/meydanda neler yapılabileceğini düşünürken ilerden bir cümbüş havası geliyor. Bir bakıyoruz, metro çıkışının arkasındaki alanda bir grup çocuk ellerinde darbuka kendileri çalıp, kendileri oynuyorlar. Tabi bu sevimli manzarayı gülerek , ellerinde kameralarla izleyen insanlar topluluğu da cabası. Çocukların ortasında ise bir karton kutu bu manzarayı nakde dönüştürüyor. Çocukların sevimliliğine ve oynayışlarındaki çoşkuyu kapılmamak mümkün değil. Ben bile kendimi kaptırıp karton kutuya 1 TL bırakmaya hazırlanırken bizim hatun uyarıyor : "Ne yapıyorsun, bunu nasıl teşvik edersin?". Haklı. Taksim meydanının aktığı yaşam alanları İstiklal Caddesi ile sınırlı değil. Buranın bir de Tarlabaşı'sı var ve bugün bu meydanda sevimli sevimli göbek atan bu çocukların daha büyük yaşta ablaları o mezbeleliklerde pazarlanıyor. Ve o manzara bu kadar sevimli değil. "Bu yöntem tutarsa, artık daha çok sokaklarda göbek atan çocuk görürsün" diye hayıflanıyor bizim hatun, bir yanı ile ile otobüs garını andıran Taksim Meydanı'nın diğer ucuna doğru yürürken. Benim aklım ise o minik çingene kızın gözlerinde...onun yolu da Taksim'e çıkıyor, benimki de. Ben kendi dünyama, o kendi dünyasına aynı meydandan geçiyoruz. Taksim konusundaki kafa karışıklığım sürüyor.

Cumartesi, Haziran 27

Cihangir'de kedili ama şarapsız bir akşam....

Cihangir kedileri ile ünlü. Son zamanlarda ülkemizin bohem medya şahsiyetlerinin müdavimi olduğu şık bar ve restoranları ile de gündeme gelmeye başladı. Semt artık kedilere bırakılamayacak kadar "in" bir semt ve hemen bayıraşağı indiğinizde "Galataport" olarak birilerine devredilmeye çalışılan alanın bulunmasının bu dönüşümle alakalı olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Mimarisi ve insanları ile bir semtten çok dekor havası uyandırıyor insanda. Bir bakalım; son gelişmeleri bir görelim diye uğradık.
Merkezdeki caminin kıyısındaki çay bahçesinde herkes oturmuş birbirini, yoldan geçenleri kesiyor. Türkiye'nin en piyasa camiisi burası olsa gerek. Buraya her gittiğinizde bir tanıdık yüz görüyorsunuz; o sizi tanımıyor ama siz onu bir dizide, bir yerde oynarken mutlaka görmüşsünüzdür.
Caminin oradan sola sapıp yukarı çıktığımızda solda köşede Meyra var. Bar-cafe-restoran karışımı bir mekan. Dekorasyonu gece gözü ile çok inceleme fırsatı olmadı ama sokağa taşan masaları dolu, hafif bir müzik çalmakta. Canım farklı bir şey yemek istiyor ve mekandan ümitliyim. Ne yazık ki; artık nerede ise bütün cafe-restoranlarda "copy-paste" olarak üretildiğinden şüphelendiğim standart menü geliyor. Soslu tavuk yemekleri, fajitalar, "ev hamburgeri", "peynir tabağı" , v.s.
Fiyatlar malum. Bizim hatun yine somurtuyor. "Ben bu paraya orduyu beslerim" demesine fırsat vermeden karşı masada oturan birini gösterip, "şu Mustafa Altıoklar değil mi?" deyip dikkatini dağıtıyorum. Altıoklar mı değil mi derken, "copy-paste" menünün satıraralarında "farklı" olması ümidini taşıdığım iki yemek ısmarlıyorum. Biri güveçte patlıcan , diğeri Marsala Şaraplı tavuk. Aslında mekan şarap içilecek bir mekan ama işimiz acele; şarabın ahesteliğini yaşamayı sonraya bırakıyoruz. Gelen yemekler görsel olarak doyurucu. Patlıcan ağızda dağılıyor, şaraplı tavuk standart dışı sosu ile damağınızı renklendiriyor. Fakat masanın en ilginç tadı, zeytinyağına bandırmanız için getirdikleri farklı ekmekler.

Simiti kurutup, ince dilim halinde kesip, peksimet haline getirdikleri özellikle hoşuma gidiyor. Garsondan rica ediyorum fazlasını getiriyor. Hatun zeytinyağına banıp simiti yerken ona bakışımdan anlıyor : "Tamam ben sana bundan yaparım, yarın simit al da yapalım" diyor. Kalkmadan mekanı bir de tuvalet testinden geçiriyoruz. Üst katta, mutfaktan uzak ve mütevazi ama temiz, derli toplu tuvaleti ile bu testten de geçiyor. Bir de şu "copy-paste" menülerinden vazgeçip, daha farklı tadları da katsalar. 44 TL'mizle vedalaşıp mekandan ayrılıyoruz. (Garson bahşisi standart olarak hesabın içinde geliyor. Güzel uygulama) Hesabı ödedikten sonra bizimkinin dikkatini yine dağıtmam lazım...yanından geçtiğimiz cafedeki bir masayı işaret edip, "aa o şu dizideki kız değil mi?" diye soruyorum. Önümüzden boynundaki papyon şeklinde siyah lekesi ile bir Cihangir kedisi geçiyor...




Pazar, Haziran 21

MADO Dondurma Yapıyor Ya Çay?

MADO hepimizin gurur duyacağı bir marka. "burger"cilerin karşısına konuşlanan her "Simit Sarayı" ; Starbucks'ın yakınına kurulan her "Kahve Dünyası"'nı desteklediğimiz gibi paramızla oy kullandığımız yerlerden bir tanesi. Dondurmalarının lezzeti ile
geçmişten gelen ününü de fazlası ile hakediyor ama MADO'nun yapamadığı çok önemli bir şey var : Çay.
Canınız güzel bir dondurmak yemek ve sonrasında MADO'nun şehirde iyi konuşlanmış teraslarından birinde manzarayı seyredip çay içmek istiyorsa zevkiniz yarım kalacaktır. MADO birincisini ne kadar iyi yapıyorsa, ikincisini o kadar baştan savıyor. Geleneksel tadları ile övünen ve bu alanda Türkiye'nin önemli markalarından biri olmakla övünen bir dükkanın adam gibi bir çay yapamaması , daha doğrusu yapmak için çaba göstermemesi anlaşılır gibi değil. Önünüze gelen her seferinde bulanık bir çaylı su oluyor. MADO'nun acilen çay gibi damağımızın en önemli şerbeti olan çaya el atıp, demli bir çay sunacağı günleri bekliyor.

MADO'nun acilen el atması gereken bir diğer alan ise MADO Ortaköy. Siz siz olun bu mekanda oturup bir şeyler yemek istiyorsanız sakın ola alt katta merdiven altına sıkıştırılmış tuvaletlerini kullanmayın. Fayans aralarında böceklerin gezindiği, mutfağın neredeyse tuvaletle içiçe olduğu ve zar zor sığabildiğiniz insanı boğan bir alanı gördükten sonra üst katlardaki manzarayı çok rahat unutabilir ve bir daha ayak basmayabilirsiniz. Zaten dükkanın genelinde de bir dağınıklık ve derbederlik göze çarpıyor. MADO'nun diğer mekanlarında tutturduğu standartla uyumsuz olan bu mekana acilen el atması lazım yoksa Ortaköy MADO'ya bir daha adım atmamaya kararlıyım açıkcası. Bir Dost.




Çarşamba, Haziran 17

Halk Kitchenette Yerse...

Yerse...çünkü Kitchenette yemek sıradan bir vatandaş için ciddi bir cesaret gerektiriyor. Özenli dekoru ve hizmeti ile o parayı hakediyor diyebilirsiniz ama hamburger'e 20 TL'ye yakın para vermek her babayiğidin harcı değil. Yiğidi öldürürken haklarını da vermek lazım; ev yapımı hamburgerleri insanı ete doyuruyor. Bir de o patates kızartmaları bardak içinde sunma huylarından vazgeçip, daha şık bir porsiyon süslemesi yapsalar cüzdanımız daha az acıyacak.

Ben bir "Al Bundy iştahı" ile hamburgere yumulurken; bizim hatun "fullice olive" ısmarladı. Fiyakalı bir isim. Getirilen tabakta fiyakalı fakat bizimkinin ilk tepkisi getirilen tabağı ve içindeki porsiyonu görünce, "ben bu paraya evde dört kişiyi ağırlarım" oldu. Bir baktım, tabaktaki makarna azlığından tabağın neredeyse dibi görünüyor. Ama ismi "fullice olive". Bildiğiniz zeytinli, peynirli makarna. Herşeye rağmen o tatmin edici olmayan görüntüsüne rağmen doyurmayı başardı. Keramet sosta sanırım.

İki kişi , taze sıkılmış elma suyu(tavsiye edilir) ve bir ice-tea ile birlikte 60 lira verip çıktık. Doyduk mu; doyduk...Acıdı mı; acıdı...ama sonunda bizim de "kitchenette yedik" diye şirin bir cümlemiz oldu. Halkın kitchenette macerası da bu kadar olur izninizle.

Pazartesi, Haziran 15

Vapurdaki Ayrıntı

   İstanbul boğazının alamet-i farikası Boğaz vapurları eski ve yeni modelleri ile şehrengizlerin gözdesi. Yeni vapurlar eskinin stilini korumaya çalışan iyiniyetli girişimler olarak göze çarpıyor. Ferah iç dizaynı ve panoramik pencereleri ile "eskiye duyulan" nostaljiyi minimuma indireceği kesin fakat her halükarda eski vapurların o ahşap-demir karışımı "kokusu" vazgeçilecek gibi değil.
Yeni vapurların eskilerinin yerini alacağı günler yaklaşırken, ayrıntılar sayfamızda eski vapurların isim plaketlerini sergileyeceğiz.
Dökme demirden yapılan ve üst kata çıkılan merdivenlerin başında sergilenen bu plaketlerde vapurun ismi ve denize indirildiği tarih yeralıyor. Önünden geçip gittiğiniz bu isim plaketleri , üzerine basıp geçtiğimiz herşey gibi bir tarih içeriyor.
Bir dahaki sefere vapurda çayınızı yudumlayıp, martıları seyrettikten sonra vapurdan inerken bu plaketlere dikkat edin ve en
eski tarihli plaketi bulmaya çalışın.